- Ben emekli bir cerrahım. Bir gece geç vakitte eski bir meslektaşım beni aradı ve kızımın acilen acil servise kaldırıldığını söyledi. 1. BÖLÜM “Eğer kızım bu gece ölürse, damadım bir daha gün ışığı göremeyecek.” Derya’nın sırtını gördüğümde aklımdan geçen ilk şey buydu. Ben Doktor İhsan Soykan, emekli cerrahım. Otuz yılı aşkın süremi İstanbul’daki hastanelerde hayat kurtarmak için bedenleri açarak geçirdim. Her şeyi gördüğümü sanırdım: kazalar, kurşun yaraları, bekleme salonlarında darmadağın olan aileler… Ama gece saat 23:47’de aldığım o telefona hiçbir şey beni hazırlayamazdı. Arayan, Aziz Sancar Hastanesi’nden eski meslektaşım Doktor Vedat Aksoy’du. — İhsan, hemen hastaneye gel —dedi sesi titreyerek—. Konu Derya. Yataktan sanki elektrik çarpmış gibi fırladım. — Ne oldu ona? Bir sessizlik oldu. — Sırtında ağır travma var. Muhtemel bir darp. Kendi gözlerinle görmen lazım. On dakika içinde, üzerimde hâlâ uyumak için kullandığım hırkayla acil servisten içeri giriyordum. Vedat beni üç numaralı müşahede odasının önünde bekliyordu. Yüzü, ameliyathanede birlikte geçirdiğimiz o en korkunç gecelerdekinden bile daha solgundu. — Kızım nerede? —diye sordum. Cevap vermedi. Sadece perdeyi araladı. Derya sedyenin üzerinde yüzüstü yatıyordu; uyutulmuştu, koyu renkli saçları terden yüzüne yapışmıştı. Hastane önlüğünü sırtından keserek açmışlardı. İlk başta o izlerin morluk olduğunu sandım. Ama onlar morluk değildi. Onlar harfti. Birisi, ince, yüzeysel ve hesaplı kesiklerle cildine bir mesaj kazımıştı. Bu çaresizce yapılmış bir saldırı değildi. Sakinlikle, niyetle ve nefretle yapılmış bir şeydi. Titreyerek yanına yaklaştım. Kürek kemiklerinin üzerinde şu okunuyordu: O DA SANA YALAN SÖYLEDİ. Bir an için dünya karardı. Monitörlerin sesini, ayak seslerini, hemşirelerin fısıltılarını duymaz oldum. Sonra Derya’nın elinde bir şeyi sıkıca tuttuğunu fark ettim: kana bulanmış beyaz bir kumaş parçası. Bir gömlek parçasını andırıyordu. Köşesinde lacivert iple işlenmiş üç harf vardı. K.A.S. Damadımın baş harfleri: Kemal Alper Sancak. Öfkenin bir ateş gibi göğsümden yukarı tırmandığını hissettim. Kemal, o mükemmel koca. Kibar, başarılı, kızıma karşı her zaman ilgili olan adam. Hastanelere sanki aileden biriymiş gibi giren çıkan o tıbbi cihaz mümessili. Kumaşı almak için elimi uzattım. O anda, Derya gözlerini açtı. Doğrudan bana baktı, dehşet içindeydi ve fısıldadı: — Baba… yaşadığımı ona söyleme. Duyduklarıma inanamıyordum. Büyüttüğüm, her pazar beni arayıp akşam yemeğimi yiyip yemediğimi soran kadın, benden hayatta olduğunu kendi kocasından saklamamı istiyordu. Dişlerimi sıktım. — Bunu sana Kemal mi yaptı? Gözleri yaşlarla doldu. Konuşmaya çalıştı ama acı yüzünü buruşturdu. Vedat serumu kontrol etmek için yaklaştı. — İhsan, dinlenmesi lazım. Ama Derya başını hafifçe hareket ettirdi. — Hayır… yalnız değil —diye mırıldandı. Daha çok eğildim. — Kim yalnız değil? Dudakları titredi. — Ona… Bursa’yı sor. Sonra bayıldı. Kızımın sırtına kazınmış o mesaja ve elimdeki Kemal’in baş harflerine bakarken, bu gecenin henüz yeni başladığını anladım. Ne olacağına inanamıyordum… 2. BÖLÜM Kemal’i ellerim kan içindeyken aradım. İkinci çalışta, nefes nefese açtı. — İhsan Bey, Derya’dan bir haber var mı? Yemekten sonra çıktı ve telefonlarımı açmıyor. Her yerde onu arıyorum. Endişesi gerçek gibiydi. Fazlasıyla gerçek. — Aziz Sancar Hastanesi’nde —dedim. Sessizleşti. — Yaşıyor mu? Bu soru beni dondurdu. — Hemen buraya gel. Başka bir kelime duymadan telefonu kapattım. On beş dakika sonra polis geldi. Görevli dedektif, kırklı yaşlarında, sert bakışlı ve sakin sesli bir kadın olan Leyla idi. Ona baş harflerden, sırttaki mesajdan ve Derya’nın benden istediği şeyden bahsettim. Hemen Kemal’in gözaltına alınmasını emretmesini bekliyordum. Ama yapmadı. Bunun yerine sordu: — Kızınız size hiç kiralık bir kasa anahtarından ya da bir USB bellekten bahsetti mi?
- Şaşkınlıkla ona baktım. — Bunun kızıma yapılan saldırıyla ne ilgisi var? Leyla bir dosyadan bir fotoğraf çıkardı. Bu Kemal’di. Bir aile eğlencesinde ya da yemekte değil. Bir güvenlik kamerası görüntüsüydü. Kemal, Bursa’daki resmi bir binanın önünde siyah bir minibüsün yanında duruyordu. Yerin ayağımın altından kaydığını hissettim. — Bu ne? — Haftalardır bir biyomedikal şirketiyle bağlantılı bir dolandırıcılık şebekesini araştırıyoruz —dedi Leyla—. Tıbbi kayıtların yasadışı kullanımı, sahte sözleşmeler, savunmasız hastalar üzerinde yapılan klinik deneyler… Kemal’in ismi bir buçuk ay önce karşımıza çıktı. — Bu imkansız. Kemal tıbbi cihaz satıyor. — Bu sadece bir paravan. Sessizce dinleyen Vedat yanımıza yaklaştı. — Peki Derya? Dedektif sesini alçalttı. — Muhtemelen görmemesi gereken bir şeyi keşfetti. O an son birkaç ayı hatırladım. Derya daha sessizdi. Kemal eve geç geliyordu. Derya’nın bana anlatmaktan kaçındığı tartışmalar… Ben bunların normal evlilik sorunları olduğunu düşünmüştüm. Karışmamam gerektiğini sanmıştım. Görmek istemediğimiz işaretlere “aile içi huzursuzluk” demek ne kadar da kolaydı. Kemal, saat birden hemen önce geldi. Kravatı gevşemiş, yüzü dağılmış bir halde koridora koşarak girdi. — Karım nerede? Leyla önüne geçti. — Kemal Sancak, size birkaç soru sormam gerekiyor. Kemal polis rozetini gördü ve bir an için ifadesi sarsıldı. Gördüğüm şey suçluluk değildi. Korkuydu. Cebimden gömlek parçasını çıkardım. — Bu Derya’nın elindeydi. Kemal baş harflere baktı. Yutkundu. — O benim değil. — Senin baş harflerin var üzerinde. — O zaman birisi benimmiş gibi görünmesini istiyor. Leyla gözlerini ondan ayırmadı. — Gece saat sekiz ile on arasında neredeydiniz? — Evdeydim. Sonra Derya’yı aramak için dışarı çıktım. — Bunu doğrulayacak biri var mı? Kemal ağzını açtı ama bir şey diyemedi. O sırada Vedat’ın çağrı cihazı çaldı. Mesajı kontrol etti ve kaşlarını çattı. — İhsan… benimle gel. Onu radyolojiye kadar takip ettim. Ekranda Derya’nın tomografi görüntüleri vardı. İnsan vücudunu, başkalarının kendi mahallelerini bildiği gibi tanırdım. Doğal olanla yabancı olanı ayırt edebilirdim. Ve bu doğal değildi. Kızımın sol omuz başının altındaki derinin altında, kapsüllenmiş küçük metalik bir nesne vardı. — Bu bir mermi değil —dedi Vedat. — Cerrahi bir malzeme de değil —diye cevap verdim. Görüntüyü büyüttü. Bu bir takip cihazıydı. Biz daha bir şey diyemeden ışıklar söndü. Ekranlar karardı. Acil durum jeneratörü devreye girmeden önce monitörlerden uzun bir bip sesi yükseldi. Ardından, acil servis bölgesinden bir çığlık duyuldu. Ve birisinin başladığı işi bitirmeye geldiğini anladım. 3. BÖLÜM Çığlık üç numaralı müşahede odasından gelmişti. Acil durum ışıkları her yeri kırmızıya boyarken koridorda koştum. Hemşireler talimatlar bağırıyordu. Bir sedye duvara çarptı. Vedat arkamdan geliyordu. Perdeyi açtığımda Derya’nın yatağı boştu. Bir an için onu götürdüklerini sandım. Sonra tuvalete doğru giden kan izini gördüm. İçeri girdiğimde onu yerde titrerken, bir eliyle omzuna bastırırken buldum. Serumu koparmış ve sedyeden aşağı sürünmeyi başarmıştı. — Baba —dedi nefessizce—, ışıkları kestiler çünkü zaten buradalar. Yanına diz çöktüm. — Kimler? Derya dehşet dolu gözlerle bana baktı. — Kemal değil. Bu cümle beynimi paramparça etti. Vedat tuvaletin kapısını kapattı. — Konuş Derya. Hemen. Yutkundu. — Kemal altı ay önce çalıştığı şirketin, Öz Yaşam, yoksul hastaları seçip yasadışı deneylerde kullanmak için hastane verilerini kullandığını öğrendi. Yaşlılar, rehabilitasyondaki bağımlılar, kimsesizler… Ayrılmak istediğinde onu tehdit ettiler. — Neden polise gitmedi? —diye sordum. — Gitti —dedi kapıdan bir ses. Bu, elinde silahıyla Dedektif Leyla’ydı. — Devlet kanalları aracılığıyla. Bu yüzden Bursa önemliydi. Derya ağlayarak devam etti. — Kemal delilleri teslim ettiğini sanıyordu. Ama hastanenin içinde birinin yıllardır şirketi koruduğunu keşfetti. İçimi korkunç bir üşüme kapladı. — Kim? Derya Leyla’ya bakmadı. Bana baktı. Sonra Vedat’a baktı. İçimdeki her şey kırıldı. Yirmi yıllık dostum, o gece beni arayan adam Vedat Aksoy, hareketsizce duruyordu. Yüzü artık endişeli görünmiyordu. Hesapçı bir hali vardı. — Vedat… —dedim, sesim neredeyse çıkmayarak. Hafifçe gülümsedi. — Emekli kalmalıydın İhsan. Gerçek tüm ağırlığıyla üzerime çöktü. Vedat önce Derya’nın sırtını görmemi sağlamıştı. Odaya girişi Vedat kontrol etmişti. Tetkikleri Vedat istemişti. Derisinin altında ne olduğunu tam olarak biliyordu. — Takip cihazını sen yerleştirdin. — Şahsen ben yapmadım —diye cevap verdi—. Ama emri ben verdim. Derya hıçkırdı. — Bana Kemal’in beni sattığını söyledi. Eğer konuşursam, önce onu öldüreceklerini söyledi. Kocama güvenmememi… ve senin ondan nefret etmeni istiyordu. — Bu yüzden mesajı yazdı —diye mırıldandım. — Onlar dosyaları geri alırken herkesin Kemal’e odaklanmasını istiyordu. Derya kaburgalarının yakınına yapıştırılmış bir sargıyı işaret etti. — Baba… buradalar. Sargıyı dikkatlice açtım. Altında plastikle mühürlenmiş bir USB bellek vardı. — Beni yakalamadan önce Kemal bunu bana sakladı —diye fısıldadı—. Senin yanına gelmemi söyledi. Vedat aniden hareketlendi. Bir oksijen tüpünü kaptığı gibi Leyla’ya fırlattı. Leyla’nın ateşi tavanı buldu. Ayna bin parçaya bölündü. Vedat koşarak çıktı. Leyla peşinden gitti. Ben Derya’yla kaldım, ona küçük bir çocukken yaptığım gibi sarıldım. Telefonum çaldı. Arayan Kemal’di. Hoparlörü açtım. — İhsan Bey, Vedat’a güvenmeyin —dedi çaresizce—. Hastanenin otoparkındayım. Her şeyin kopyası bende. Beni takip ediyorlar. — Kemal, beni dinle —dedim—. Derya yaşıyor. Bir sessizlik oldu. Sonra hıçkırıklarını duydum. — Şükürler olsun. Dakikalar sonra, güvenlik ve polis Vedat’ı hemşire bankosunun yanında yakaladı. Kemal hırpalanmış bir halde, gömleği yırtık ama sağ salim geldi. Derya onu görünce kendini bıraktı. Korkudan değil. Rahatlamadan. Kemal, Derya elini uzatana kadar ona dokunmadan önünde diz çöktü. — Söylediği şeye inandığını sandım —diye fısıldadı Kemal. — İnandım —diye cevap verdi Derya—. Beni öldürmeye çalışana kadar. Şafak sökmeden önce, emniyet güçleri belleği, kopyaları ve isimleri ele geçirmişti. Vedat tutuklandı. Şirket birkaç gün sonra çöktü. Bense kızımın yatağının yanında oturdum, pansumanlarına baktım ve beni her türlü cerrahiden daha çok yaralayan bir şeyi anladım. Canavar damadım değildi. Canavar evimde yemek yemiş, yanımda çalışmış ve hırsını gizlemek için beyaz önlük giymişti. Kemal hiçbir şey demeden bana bir Türk kahvesi getirdi. Ona ilk kez öfke duymadan baktım. — Kızımı kurtardın. Gözleri yaşlarla dolu bir halde başını salladı. — Hayır doktor bey. O kendi kendini kurtardı. Ve belki de bu hikaye bu yüzden anlatılmalı: Çünkü bazen en tehlikeli yalan yabancıdan değil, herkesin en çok güvendiği kişiden gelir.

