- “Ben Yusuf’um,” dedi. “Annem beni otuz yıl bekledi, değil mi?” O an ne söyleyeceğimi bilemedim. Karşımda duran adam altmış yaşlarındaydı. Saçlarının büyük kısmı beyazlamıştı. Uzun boyluydu ama omuzları çökmüştü. Elindeki sararmış bileti öyle sıkı tutuyordu ki parmaklarının eklemleri bembeyaz olmuştu. Yıllardır annemin pazar günleri oturduğu o eski bankın yanında, birbirimize bakan iki yabancıydık. Ama ikimiz de aynı kadının çocuğuyduk. “Evet,” dedim sonunda. “Her pazar geldi.” Yusuf’un gözleri doldu. “Her pazar mı?” Başımı salladım. “Yağmurda da. Karda da. Hastayken bile.” Yusuf gözlerini istasyon saatine çevirdi. Saat 10.21’i gösteriyordu. Dudakları titredi. “Altı dakika geç kaldım,” dedi. Bu cümlede öyle ağır bir pişmanlık vardı ki cevap veremedim. Yan yana oturduk. Bir süre trenlerin raylarda çıkardığı metalik sesten başka hiçbir şey duyulmadı. Sonra Yusuf çantasından küçük, yıpranmış bir zarf çıkardı. “Bunu babam öldüğünde buldum,” dedi. Zarfın üzerinde annemin adı yazıyordu. Nevin. “Babam Kemal, iki ay önce öldü. Eşyalarını toplarken bu mektubu buldum. Mektupta annemin hâlâ her pazar aynı istasyonda beni bekliyor olabileceğini yazmış.” İçimde bir öfke yükseldi. “Biliyormuş yani?” Yusuf başını eğdi. “Evet.” “Otuz yıl boyunca annemin beklediğini biliyormuş ve sana söylememiş mi?” Yusuf’un yüzündeki acı daha da büyüdü. “Babam bana annemin bizi terk ettiğini söyledi.” Olduğum yerde donup kaldım. Yusuf anlatmaya devam etti. Çocukluğu boyunca annesinin onu istemediğine inanmıştı. Kemal ona, Nevin’in başka bir hayat seçtiğini, oğlunu geride bıraktığını söylemişti. “On yaşındayken annemi görmek istediğimi söyledim,” dedi Yusuf. “Babam çok sinirlendi. Bana, ‘O seni görmek isteseydi şimdiye kadar gelirdi,’ dedi.” Oysa annem gelmişti. Hem de yüzlerce kez. Her pazar. Aynı saatte. Aynı peronda. Birden çocukken anneme söylediğim bir cümleyi hatırladım. “Anne, pazar günleri neden hep gidiyorsun?” O zaman gülümseyerek saçımı okşamıştı. “Bazen bir insanın gelmesi için değil, geldiğinde seni orada bulabilmesi için beklersin.” Yıllarca bu sözün ne anlama geldiğini anlayamamıştım. Şimdi anlıyordum. Yusuf mektubu bana uzattı. Kemal’in el yazısıyla yazılmıştı. Mektupta her şey vardı. Yıllar önce aileler arasındaki büyük tartışmadan sonra Kemal oğlunu alıp gitmişti. Nevin’in onları bulmasını engellemiş, adreslerini değiştirmişti. Yusuf büyüdükçe annesini daha çok sormaya başlayınca ise gerçekleri anlatmak yerine yalan söylemişti. Ama Kemal yaşlanıp hastalandığında vicdanıyla baş başa kalmıştı. Mektubun son satırlarında şöyle yazıyordu: “Nevin bana, ‘Yusuf bir gün beni ararsa pazar günü saat 10.15’te istasyonda olacağım,’ demişti. Onun sözünü tutacağını biliyorum. Ben ise verdiğim hiçbir sözü tutmadım.” Yusuf elleriyle yüzünü kapattı
- “İki ay önce bu mektubu buldum ama hemen gelemedim.” “Neden?” Derin bir nefes aldı. “Çünkü korktum.” “Annenden mi?” “Hayır. Onun yüzüne bakmaktan.” Yıllarca kendisini terk eden bir anneye öfke duymuştu. Hatta gençliğinde annesine hitaben mektuplar yazmış, sonra hepsini yırtmıştı. Şimdi bütün o öfkenin yanlış bir hikâyeye dayandığını biliyordu. “Ya beni affetmezse diye düşündüm,” dedi. Sesim istemeden sertleşti. “Annem seni otuz yıl bekledi. Sence seni affetmez miydi?” Yusuf başını kaldırdı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Tam o sırada aklıma annemin cenazesinden önce yaşadığımız son gece geldi. Annem hastaydı. Yatağının yanında oturuyordum. Bir ara gözlerini açıp bana: “Bu pazar istasyona gidemeyebilirim,” demişti. Ben de elini tutup, “Artık gitme anne. Yeterince bekledin,” demiştim. Bana uzun uzun bakmıştı. Sonra çok sessiz bir sesle: “İnsan sevdiği birini beklemekten yorulmaz. Sadece zamanın kendisinden önce yorulmasından korkar,” demişti. O an sözlerini anlamamıştım. Şimdi göğsümün ortasına bir taş oturmuş gibiydi. Yusuf’a baktım. “Gel.” “Nereye?” “Annemin evine.” O öğleden sonra birlikte eve gittik. Yusuf kapıdan içeri girerken durdu. Sanki annem birazdan mutfaktan çıkacakmış gibi etrafa baktı. Duvarlardaki fotoğrafları inceledi. Benim çocukluğum. Düğünüm. Çocuklarım. Annemin doğum günleri. Sonra salonun köşesindeki küçük vitrinde bir fotoğraf gördü. Dondu. Fotoğraf, benim daha önce fark etmediğim kadar küçük ve eskiydi. Üzerinde üç kişi vardı. Annem. Kemal. Ve küçük Yusuf. Yusuf fotoğrafı eline aldı. “Bunu neden saklamış?” “Çünkü seni hiç unutmamış.” Annemin yatak odasına geçtik. Daha önce çantasını bulduğum dolabı yeniden açtım. Bu kez Yusuf, alt raftaki eski bir kutuyu fark etti. Kutunun üzerinde yalnızca tek kelime vardı: YUSUF. Birbirimize baktık. Kutuyu açtığımızda içinden onlarca zarf çıktı. Her birinin üzerinde tarih vardı. Annem her yıl Yusuf’a mektup yazmıştı. Ama hiçbirini göndermemişti. Çünkü adresini bilmiyordu. Yusuf ilk mektubu açtı. Annem şöyle yazmıştı: “Canım oğlum, bugün yine gelmedin. Sana kızgın değilim. Belki hâlâ hazır değilsindir. Ben sen hazır olana kadar aynı yerde olacağım.” Yusuf mektubu okuyamadı. Sandalye çekip oturdu ve çocuk gibi ağlamaya başladı. Saatler boyunca kutudaki mektupları okuduk. Annem Yusuf’un doğum günlerini hiç unutmamıştı. Her yıl kaç yaşına bastığını hesaplamıştı. “Bugün 40 oldun.” “Bugün 50 yaşındasın.” “Bugün saçların beyazlamaya başlamıştır belki.” Son mektup yalnızca üç ay önce yazılmıştı. Yusuf titreyen elleriyle açtı. “Sevgili oğlum, artık çok yaşlandım. Bir pazar geldiğinde beni göremezsen, sakın seni beklemekten vazgeçtiğimi düşünme. Belki ben gidemem ama sana verdiğim söz orada kalır. Eğer bir gün gelirsen, kardeşini bul. Çünkü senin kaybettiğin yılları geri veremem ama yalnız olmadığını bilmeni sağlayabilirim.” Yusuf uzun süre konuşmadı. Sonra bana baktı. “Kardeşim…” Bu kelimeyi ilk kez söylüyordu. Garipti. Ama yabancı gelmedi. Sonraki pazar tekrar istasyona gittik. Bu kez yanımda Yusuf vardı. Annemin her zaman oturduğu banka küçük bir metal plaka yaptırmıştım. Üzerinde yalnızca bir cümle yazıyordu: “Bazı insanlar gelmese bile verilen sözler burada beklemeye devam eder.” Saat 10.15 olduğunda tren geldi. Yusuf ayağa kalktı. Bir an raylara, sonra bana baktı. “Annem beni göremedi.” “Hayır,” dedim. “Ama seni eve getirdi.” Yusuf gözlerini kapatıp başını salladı. Sonra ilk kez gülümsedi. O gün istasyondan birlikte ayrıldık. Otuz yıl boyunca annem her pazar oraya yalnız gelmişti. Ama onun son yolculuğundan sonra, o perondan ilk kez iki kardeş yan yana yürüyerek çıktık. Ve sonunda şunu anladım: Annem otuz yıl boyunca yalnızca oğlunu beklememişti. Bir gün gerçeğin bütün yalanlardan daha uzun yaşayacağına inanmıştı. Çünkü bazı kavuşmalar zamanında gerçekleşmez. Ama gerçek sevgi, insanları geç de olsa birbirlerinin yoluna yeniden çıkarır. Annem o trenden inecek kişiyi göremedi. Ama bıraktığı bir bilet, bir kutu dolusu mektup ve tutulmuş bir söz sayesinde, ölümünden sonra bile ailesini yeniden bir araya getirmeyi başardı. Ve o günden sonra ne zaman bir tren sesi duysam, annemin otuz yıl boyunca neden aynı bankta oturduğunu hatırlıyorum. O aslında bir insanı değil, umudun eve dönüşünü bekliyordu.

