- Dedem Kemal, doksan iki yaşındaydı ve ona göre futbol, hakemin ilk düdüğünden çok önce başlardı. Her cumartesi sabahı aynı saatte perdeleri açar, yıllardır boynundan çıkarmadığı solmuş lacivert atkısını takar ve televizyonun karşısındaki eski koltuğuna otururdu. Kimsenin o koltuğa oturmasına izin vermezdi. Çünkü takımın kazanmasının bu küçük geleneklere bağlı olduğuna inanırdı. On iki yıl önce kaybettiği eşi Ayşe de her maçta onun yanındaydı. Ayşe artık hayatta değildi ama dedem onun fotoğrafını cüzdanında taşımaya devam ediyor, yanındaki koltuğu da her zaman boş bırakıyordu. Bir gün doktoru kalbinin artık çok yorulduğunu, yürümekte zorlandığını ve önemli hiçbir şeyi ertelememesi gerektiğini söyledi. O yıl sezonun en büyük final maçı açıklandığında bütün birikimimi bozdurup saha kenarında, engelli erişimine uygun iki koltuk satın aldım. Biletleri dedeme uzattığımda gözleri doldu. “Bu parayı kendin için biriktirmeliydin.” dedi. Ben ise gülümseyerek, “Sen de benim geleceğimin bir parçasısın.” diye cevap verdim. Maç günü dedem, Ayşe ninenin fotoğrafını ceket cebine koydu. Stadyuma girdiğimizde fotoğrafı sahaya doğru kaldırdı. “Sonunda geldik hanım.” diye fısıldadı. Tam yerimize oturacağımız sırada şık giyimli bir adam, eşi ve lise çağındaki oğlu yanımıza geldi. Bilet numaralarımıza baktıktan sonra hiç çekinmeden, “Bu koltuklara biz oturacağız.” dedi. “Bunlar bizim yerimiz.” dedim. Adam dedeme şöyle bir baktı ve omuz silkti. “Yaşlı amca zaten istediği yere oturabilir. Yarın bu maçı hatırlamaz bile.” Bu sözleri duyunca içim parçalandı. Görevliyi çağırmak üzereydim ki dedem koluma dokundu. “Kavga etmeye gelmedik evlat.” dedi. Adam dedemin yerine oturdu. Eşi sessizce yanına geçti. Sadece oğulları Berk yerinde kalmıştı. Biz koridora doğru yürürken dedemin yüzündeki hayal kırıklığı, koltuğu kaybetmekten çok daha ağırdı. Tam sıranın sonuna yaklaşmıştık ki Berk arkamızdan seslendi. Çantasından eski, solmuş bir kaptan pazubendi çıkardı.
- “Bu dedeme aitti.” dedi. “Her maça bununla giderdi.” Sonra babasına döndü. “Dedem derdi ki gerçek kaptan önce kendi yerinden vazgeçer, başkasının yerini almaz.” Bir anda bütün tribün sessizleşti. Babası oğluna oturmasını söyledi ama Berk bunu reddetti. “Az önce bu amcanın maçı hatırlamayacağını söyledin.” dedi. “Bence dedem bugün yaptıklarımızdan utanırdı.” Ardından pazubendi dedeme uzattı. “Babam artık bunu taşımayı hak etmiyor. Bence siz hak ediyorsunuz.” Dedem uzun süre çocuğun yüzüne baktı. Sonra pazubendi nazikçe geri itti. “Bu emanet senin dedene ait. Onun hatırasını sen yaşatmalısın.” Bu sözlerden sonra tribündeki insanlar ayağa kalkmaya başladı. Bir kadın yüksek sesle adamın yerini geri vermesini istedi. Arkasından başka taraftarlar da aynı şeyi söyledi. Görevliler geldiğinde kavga yerine bambaşka bir manzarayla karşılaştılar. İnsanlar dedeme kendi koltuklarını teklif ediyordu. Görevliler ön sıralarda daha iyi iki yer ayarladı. Dedem bu kez Berk ile benim arama oturdu. Maç başladığında ikisi yıllardır tanışıyormuş gibi futbol konuşmaya başladılar. Dedem dizilişleri anlatıyor, Berk heyecanla onu dinliyordu. Devre arasında Berk’in babası aşağı indi. Eski pazubendi ikinci yarıda takmak istediğini söyledi. Berk sakin bir şekilde cevap verdi. “Bugün değil baba.” “Henüz bunu hak etmedin.” Adamın yüzü utançtan kızardı ama ilk kez itiraz etmedi. Dedem çocuğun omzuna dokundu. “Bunu söylemek cesaret ister.” dedi. Berk başını eğdi. “Çok zor geldi.” Dedem gülümsedi. “Gerçek cesaret zaten çoğu zaman zor gelir.” İkinci yarıda uzun süre gol olmadı. Rakip takım öne geçince tribün sessizleşti. Dedem atkısını kaldırarak, “Daha bitmedi!” diye bağırdı. Bu söz çocukluğumdan beri bana söylediği cümlenin aynısıydı: “Son düdük çalmadan umut bitmez.” Maçın son dakikalarında takımımız beraberliği yakaladı. Uzatmalarda ise galibiyet golü geldi. Stadyum adeta yıkıldı. Dedem bastonuna rağmen ayağa kalktı, atkısını salladı ve gözyaşları içinde gökyüzüne baktı. “Gördün mü Ayşe?” diye seslendi. “Başardık.” Sevinç biraz dinince Berk pazubendi yeniden dedeme uzattı. Bu kez dedem aldı. Fakat kendi koluna takmak yerine yavaşça Berk’in koluna yerleştirdi. “Gerçek kaptan en iyi koltuğa oturan kişi değildir.” dedi. “Başkalarının da kendini değerli hissetmesini sağlayandır.” Berk babasına baktı. Babası uzaktan elini kalbinin üzerine koyarak oğluna sessizce başını salladı. Belki bu tam bir özür değildi. Ama doğru yolda atılmış ilk adımdı. Maç bittikten sonra insanlar yavaş yavaş stadyumu terk ederken dedem yerde duran boş bir bardağı aldı. “Çöp kutusuna atar mısın?” dedi. Gülümseyerek, “Doksan iki yaşındasın, hâlâ tribünü temizliyorsun.” dedim. Dedem tebessüm etti. “Gerçek taraftar geldiği yeri bulduğundan daha güzel bırakır.” Berk de eğilip yerdeki çöpleri toplamaya başladı. Üçümüz birlikte çıkışa doğru yürüdük. Dedem bastonuna yaslanıyor, Berk kolundaki eski pazubendi gururla taşıyordu. O gün dedem sadece yıllardır hayalini kurduğu büyük maçı izlemedi. Bir gence hayat boyu unutamayacağı bir ders verdi. Çünkü gerçek liderlik, en iyi yere oturmak değildir. Gerçek liderlik; gerektiğinde kendi yerinden vazgeçerek başkasına umut olabilmektir. İşte o gün tribünde kazanılan en büyük zafer, skor tabelasında değil; insanların kalbinde yazıldı.

