- 72 yaşındayım ve birisi bana bu yaşta yeniden evleneceğimi söyleseydi ona asla inanmazdım. 35 yıllık kocamı amansız bir hastalıktan kaybettikten sonra kalbim o kadar kırılmıştı ki, bir daha asla sevebileceğimi düşünmüyordum. Ta ki bir yıl önce mahallemizdeki bir kermeste Kemal’le tanışana kadar… 74 yaşındaydı, eşini yıllar önce bir trafik kazasında kaybetmiş ve kızı Zeynep’i tek başına büyütmüş, son derece nazik, ilgili ve güvenilir bir adamdı. İçimdeki o büyük boşluğu öyle güzel doldurdu ki, çıkmaya başladıktan bir yıl sonra bana evlenme teklif ettiğinde hiç düşünmeden “Evet” dedim. Düğünümüz Kemal’in evinin arka bahçesinde, tam da hayal ettiğim gibi samimi ve kusursuzdu. Her şey harika gidiyordu ama üvey kızım Zeynep’in tavırları bir tuhaftı. Bana karşı en başından beri hep soğuk ve mesafeli olan Zeynep, misafirler dans ederken bütün gece köşede sessizce durdu. Neyi olduğunu sormak için yanına gittiğimde, aniden elimi tuttu ve beni müziğin zor duyulduğu, kimsenin olmadığı sessiz bir köşeye çekti. Boğazını temizledi, gözleri dolu doluydu… “Sen harika bir kadınsın ve babamın seni kandırmasına daha fazla göz yumamam,” dedi. Nefesim kesilmişti. “Zeynep, sen neyden bahsediyorsun?” diye kekeledim. Gözünden süzülen yaşlarla yüzüme baktı ve tüylerimi diken diken eden o sözleri fısıldadı: “O, senin sandığın kişi değil. SENİN EVLENDİĞİN BU ADAM ASLINDA 20 YIL ÖNCE ÖLDÜ! Lütfen benimle bodrum katına gel… Sana her şeyi kendi gözlerinle göstereceğim.” Zeynep’in beni indirdiği o karanlık bodrum katında gördüklerim, hayatımın en büyük kabusu olacaktı… Peki kocam sandığım ve evet dediğim bu adam aslında kimdi? Ve bodrum katında sakladığı o kan donduran sır neydi? Zeynep’in buz gibi parmakları bileğimi kavradığında, kalbim göğüs kafesimi yırtıp çıkacakmış gibi çarpıyordu. Evin arka bahçesinden gelen neşeli müzik sesleri, kahkahalar ve kadeh tokuşturma tıkırtıları, biz o karanlık, nemli bodrum merdivenlerinden aşağı indikçe boğuklaşıp kayboldu. Ahşap basamakların her bir gıcırtısı, sanki az sonra öğreneceğim korkunç gerçeğin habercisi gibi kulaklarımda yankılanıyordu. Bodruma indiğimizde genzimi rutubet ve eski eşyaların o ağır, tozlu kokusu yaktı. Sadece tavandan sarkan tek bir cılız, sarı ampul etrafı aydınlatıyordu. Zeynep beni köşedeki eski, üzeri örtülerle kapatılmış eşya yığınının arkasına doğru sürükledi. Titreyen elleriyle büyük, paslı demir kilidi olan eski bir ahşap sandığı köşeden çekip çıkardı. Boynundaki ince gümüş zincirde asılı duran küçük anahtarı kilide sokarken gözyaşları yanaklarından sessizce süzülüyordu. “Bunu sana daha önce anlatmalıydım,” dedi hıçkırarak. “Ama o kadar korkuyordum ki… Onun senin de hayatını mahvetmesine seyirci kalamazdım.” Sandığın ağır kapağı gıcırdayarak açıldığında, içindeki küf kokusu odaya yayıldı. Zeynep elini sandığın dibine daldırdı ve sararmış, kenarları yıpranmış kalın bir dosya çıkardı. Dosyayı açıp içindeki bir belgeyi titreyerek bana uzattı. Gözlerimi kısıp loş ışıkta belgenin üzerindeki yazıları okumaya çalıştım. Bu resmi mühürlü bir ölüm belgesiydi. İsim kısmında büyük harflerle “KEMAL YILMAZ” yazıyordu. Ölüm tarihi ise tam yirmi yıl öncesini gösteriyordu. Belgenin hemen altında, o korkunç kazaya ait eski gazete kupürleri vardı: “Feci kazada karı koca hayatını kaybetti, arka koltuktaki altı yaşındaki kızları mucize eseri kurtuldu.” Haberin yanındaki siyah beyaz fotoğrafta, genç Kemal ve eşinin yüzleri net bir şekilde görünüyordu. Ancak fotoğraftaki Kemal ile, az önce bahçede bana “Sonsuza dek evet” diyen, parmağıma yüzük takan adamın arasında sadece ufak bir çene yapısı benzerliği vardı. “Eğer,” dedim sesimin bana ait olduğuna inanamayarak, “Eğer baban yirmi yıl önce o kazada öldüyse… Yukarıda, misafirlerin arasında benimle dans eden, bana gülümseyen o adam kim Zeynep?” Zeynep gözyaşlarını elinin tersiyle silip, derin ve titrek bir nefes aldı. “Onun gerçek adı Rıza. Babamın, yıllardır görüşmediği, karanlık işlere bulaşmış üvey ağabey
- Duyduklarım beynimde birer balyoz etkisi yaratıyordu. Rıza mı? Benim kocam sandığım, şefkatli, nazik, o kilisede tanıştığım dindar ve merhametli adam bir sahtekar mıydı? “O kaza tesadüf değildi,” diye fısıldadı Zeynep etrafına korkuyla bakınarak. “Rıza amcam, tefecilere olan devasa borcunu ödeyebilmek için babamdan zorla para istemişti. Babam reddedince o gece arabamızın frenleriyle oynadı. Kazadan sonra ise ortadan kaybolmak yerine, babamın kimliğini çaldı. Çünkü o dönem polis tarafından büyük bir dolandırıcılık ve cinayet şüphesiyle her yerde aranıyordu. Yüzündeki bazı yara izlerini estetikle değiştirdi, babamın hayatına, evine ve bankadaki tüm birikimlerine kondu. Beni de susmam için her gün, her dakika tehdit etti. ‘Eğer birine söylersen, seni o yetimhanenin en karanlık deliğine çürümeye gönderirim, sonra da gelir seni bulurum’ dedi. Yirmi yıl boyunca, babamın katiliyle aynı çatı altında yaşamak, ona ‘baba’ demek zorunda kaldım.” Dehşet içinde, “Peki ben?” diye sorabildim sadece. “Benimle neden evlendi? Benim gibi 72 yaşında, kendi halinde dul bir kadınla işi ne?” Zeynep acıyla gülümsedi. “Seninle tesadüfen tanışmadı. Kilisedeki o kermes günü, rahmetli eşinin sana bıraktığı o değerli arazileri ve yüklü banka hesaplarını cemaatten duymuştu. Rıza’nın kumar borçları yine boyunu aştı. Peşinde tehlikeli adamlar var. Seninle evlenip, güvenini kazanıp bütün mal varlığını kendi üzerine geçirmeyi planlıyordu. Sonra da… Senin için de bir ‘kaza’ planlayacaktı. Tıpkı babama yaptığı gibi.” Midemdeki o korkunç bulantı boğazıma kadar yükseldi. Bacaklarımın bağı çözüldü, düşmemek için ahşap sandığın kenarına tutundum. Benim yalnızlığıma, benim kırık kalbime sızmış, şefkat maskesi altında aslında ölüm fermanımı imzalamıştı. Gözyaşlarım yerini saf bir öfkeye bırakırken aniden tepemizdeki ahşap zemin yüksek sesle gıcırdadı. Yukarıdaki müzik kesilmişti. Merdivenlerin başından gelen ağır, yavaş ayak sesleri kanımı dondurdu. “Zeynep?” diye seslendi o sahte, o iğrenç derecede sıcak ve tanıdık ses. “Hayatım, çiçeği burnunda eşim nerede? Onu gördün mü?” Ayak sesleri basamaklardan teker teker inmeye başlarken, Zeynep’le göz göze geldik. Gözlerindeki dehşeti görebiliyordum. Rıza bizim bodrumda olduğumuzu, o sandığın açıldığını görürse ikimizin de bu karanlık odadan sağ çıkamayacağını adım gibi biliyordum. Adımlar yaklaşıyordu. Gölgesi merdivenlerin sonuna düşmüştü. O an içimde yılların getirdiği tecrübe ve hayatta kalma içgüdüsü devreye girdi. Zeynep’in elinden dosyayı hızla kapıp sandığın içine fırlattım. Kapağı büyük bir gürültüyle kapattığım an, Rıza son basamağı da inip loş ışığın altına çıktı. Üzerinde o şık damatlığı vardı ama gözleri… Gözleri artık o nazik adamın gözleri değildi; karanlık, soğuk ve şüpheciydi. “Siz ikiniz,” dedi gözlerini kısıp bize bakarak. “Burada ne yapıyorsunuz?” Hemen yüzüme o aptal aşık, kederli ama mutlu yaşlı kadın maskemi taktım. Dudaklarımı titrettim ve gözyaşlarımı serbest bıraktım. “Ah, Kemal,” diyerek ona doğru yürüdüm ve boynuna sarıldım. Bedeni ilk saniye kaskatı kesilmişti. “Zeynep bana ilk eşinin, rahmetlinin çeyizinden kalan eski bir yadigarı göstermek istedi. Eski günleri andık, biraz duygulandım… Düğün günü seni de üzmemek için buraya indik.” Rıza’nın bedeni bir an tereddüt etse de, bu inandırıcı yalan karşısında yavaşça gevşedi. Ellerini sırtıma koyup sahte bir şefkatle saçımı okşadı. “Canım benim,” dedi fısıldayarak. “Hiç üzülür müyüm? Ama hadi, misafirlerimiz bizi bekliyor. Yukarı çıkalım.” “Siz çıkın,” dedi Zeynep titrek bir sesle, sandığın üzerindeki örtüyü düzeltiyormuş gibi yaparak. “Ben birazdan geliyorum.” Rıza koluma girip beni merdivenlere yönlendirdiğinde, içimdeki o korkunç titremeyi bastırmak için dudaklarımı kanatırcasına ısırıyordum. Yukarı çıktığımızda, bahçedeki kalabalığın içine karıştık. Yüzümde sahte bir gülümsemeyle misafirlerin tebriklerini kabul ederken, gözlerim etrafta kaçış yolunu arıyordu. Cebimdeki telefon, artık kurtuluş biletimdi. Tuvalete gitme bahanesiyle ondan ayrıldığım an, titreyen ellerimle polisi aradım. Telefondaki memura durumu, adamın gerçek kimliğini ve cinayet şüphesiyle aranan bir firari olduğunu hızlıca, sessiz fısıltılarla anlattım. Polislerin gelmesi yirmi dakika sürdü. O yirmi dakika, hayatımın en uzun, en korkutucu yirmi dakikasıydı. Siren sesleri sokağın başından duyulduğunda Rıza’nın yüzündeki o rahatlama ifadesi aniden silindi. Ne olduğunu anlamak için bahçe kapısına doğru yöneldiği an, üniformalı memurlar kapıdan içeri girdi. Rıza arka çitlerden atlayıp kaçmaya yeltendi ama diğer taraftan kuşatan memurlar tarafından anında yere yatırılıp kelepçelendi. Kalabalık, misafirler, komşular şok içindeydi. Ben ise bahçenin diğer köşesinde, Zeynep’e sımsıkı sarılmış, sarsılarak ağlıyordum. O gecenin üzerinden tam altı ay geçti. Rıza, gerçek adıyla hapishanede gün sayıyor. Sahtecilik, cinayet, dolandırıcılık… Bütün suçları o dosyayla birlikte gün yüzüne çıktı. Zeynep yirmi yıllık esaretinden kurtuldu, ben ise hayatımın en büyük kabusundan uyanmış oldum. Belki o yaşta aşkı ararken ölümle burun buruna gelmiştim ama o düğün gününden bana kalan en güzel şey, hiçbir kan bağım olmamasına rağmen kurtardığım ve beni kurtaran o cesur kızımdı. Artık yalnız değilim; kocaman, gerçek bir ailem var.

