- Annemin dudaklarından çıkan ilk cümle hâlâ kulaklarımda çınlıyor: “Emir senin sandığın gibi hayatımıza tesadüfen girmedi.” Ne diyeceğimi bilemedim. “Ne demek istiyorsun?” Annem başını eğdi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Sen altı yaşındayken Emir’in ailesiyle çok yakın bir bağımız vardı. Onun annesiyle aynı hastanede çalışıyorduk. Emir doğduğunda doktorlar onun bazı zorluklarla karşılaşabileceğini söylediler. Ama annesi onu hiçbir zaman eksik görmedi.” Bir an durdu. “Sonra bir gün korkunç bir kaza oldu.” Kalbim sıkıştı. “Ne kazası?” “Emir’in annesi ve babası, senin doğum gününden birkaç hafta önce bir trafik kazası geçirdi.” Nefesimi tuttum. “Emir’in annesi o kazada hayatını kaybetti. Babası ise ağır yaralandı.” Emir’in annesinin yıllardır neden hiç konuşulmadığını hatırlamaya çalıştım. Onun hakkında sorduğumda Emir’in konuyu değiştirdiği birkaç an birden zihnimde canlandı. “Ben bunu neden bilmiyorum?” “Çünkü Emir’in babası senden saklamamızı istedi.” “Niye?” Annem ellerimi daha sıkı tuttu. “Çünkü kazadan sonra Emir’in babası uzun süre kendine gelemedi. Çocuğunun bakımını tek başına üstlenemeyeceğini düşünüyordu. Ama Emir’in hayatındaki en büyük korkusu, insanların onu yalnızca Down sendromu nedeniyle acınacak biri olarak görmesiydi.” Gözlerim doldu. “Sen ne yaptın?” Annem derin bir nefes aldı. “Emir’in babası senden bahsetti. Senin onunla okulda sürekli birlikte olduğunu, onu diğer çocuklardan farklı görmediğini anlattı. Sonra bana bir ricada bulundu.” “Ne ricası?” “Emir’in hayatından çıkmamamızı istedi.” Odamdaki sessizlik ağırlaştı. Annem devam etti: “Yıllar boyunca ona yardım ettik. Okul toplantılarına katıldık, gerektiğinde yanında olduk. Ama sana hiçbir zaman bunun bir görev olduğunu söylemedim.” Başımı salladım. “Benim arkadaşlığım görev değildi.” “Biliyorum.” Annem ağlayarak gülümsedi. “İşte asıl söylemek istediğim şey de bu.” Bir süre konuşamadı. “Emir’in babası birkaç yıl önce öldüğünde, Emir’in bakımını üstlenen kişi olmak istemedim. Çünkü bunun senin hayatını da değiştireceğini biliyordum. Sana hiçbir zaman ‘ona bakmak zorundasın’ duygusunu vermek istemedim.” Şaşkınlıkla anneme baktım. “Ben de öyle bir şey düşünmedim.” “Biliyorum. Ama bugün kapıyı açıp onu görünce geçmişte verdiğim bir söz aklıma geldi.” “Ne sözü?” Annem gözlerini sildi. “Emir’in babasına, oğlunun hayatında onu gerçekten seven insanların olacağına dair söz vermiştim. Ama bunun senin vereceğin bir söz olmasını istemedim.” Başımı eğdim. O anda annemin neden bu kadar korktuğunu anladım. “Yani baloya gitmemi istemiyorsun.” “Hayır,” dedi hemen. “Tam tersine. Gitmeni istiyorum. Ama Emir’e acıdığın için değil.” Gözlerimi kaldırdım. “Onunla gitmek istediğin için git.” O cümle içimde bir şeyleri yerine oturttu
- Annem kapının kilidini açtı. “Ve bir şey daha var.” “Ne?” “Emir bütün bunları biliyor.” Donup kaldım. “Ne?” “Annesinin öldüğünü, babasının onu sana emanet ettiğini biliyor. Ama senin bunlardan haberdar olmadığını düşünüyordu.” “Bu yüzden mi bana hiç anlatmadı?” Annem başını salladı. “Çünkü senin onunla arkadaşlığının bir zorunluluk yüzünden başlamasını istemedi.” Gözlerimden yaşlar süzüldü. On iki yıl boyunca birbirimize karşı dürüst olduğumuzu sanmıştım. Meğer ikimiz de birbirimizi korumak için bazı gerçekleri sessizce saklamışız. Aşağı indiğimde Emir hâlâ kapının yanında bekliyordu. Beni görünce yüzü aydınlandı. “Çok güzel olmuşsun.” Gülümsedim. “Sen de fena değilsin.” Kısa bir kahkaha attı. Sonra elindeki yaka çiçeğini bana uzattı. “Çocukken söz vermiştin.” Çiçeği aldım. “Hatırlıyorum.” Annem arkamızda duruyordu. Gözlerinde yaş vardı ama bu kez yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı. Emir kapıyı açtı. Tam çıkacakken durdum. “Emir?” “Evet?” “Anneni özlüyor musun?” Yüzündeki gülümseme hafifçe değişti. “Her gün.” “Babandan sana kalan en güzel şey neydi?” Bir süre düşündü. “İnsanların benim için ne yapabileceğini değil, benim ne yapmak istediğimi sorması.” Gözlerim doldu. “Annem bana her şeyi anlattı.” Emir’in yüzü bir anda ciddileşti. “Her şeyi mi?” Başımı salladım. “Artık biliyorum.” Bir süre sessiz kaldı. Sonra endişeyle sordu: “Yine de benimle gelecek misin?” Elimi uzattım. “Emir, altı yaşındayken sana bir söz verdim. Ama bu gece seninle gitmemin sebebi o söz değil.” “Ne?” “Çünkü sen benim en yakın arkadaşımsın.” Yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. “Ben de bunu söyleyecektim.” Arabaya doğru yürürken annem kapının önünde bizi izliyordu. O gece baloda herkes müzik eşliğinde dans ederken Emir bir süre kenarda durdu. “Ne oldu?” diye sordum. “Yavaş şarkı çalıyorlar.” Gülmeye başladım. “Çocukken bundan nefret edeceğini söylemiştin.” “Fikrim değişti.” Elini uzattı. “Bir tane dans edelim.” Elini tuttum. Ve yıllar önce sınıfta verdiğimiz o küçük sözün aslında bir balodan çok daha büyük olduğunu o an anladım. Bazen insanlar hayatımıza tesadüfen girmez. Bazen bir arkadaşlık, yıllar boyunca fark etmeden iki insanın birbirini hayata bağlayan en güçlü bağa dönüşür. O gece Emir’le dans ederken annemin bana söylediği gerçeği düşündüm. Emir’in benim hayatımda olmasının sebebi onun bana muhtaç olması değildi. Benim onun yanında olmamın sebebi de acımak değildi. Biz sadece birbirimizi seçmiştik. Tıpkı altı yaşındayken olduğu gibi. Ve balo gecesinin sonunda Emir kulağıma eğilip, “Bir sonraki sözümüz ne?” diye sordu. Gülümsedim. “Bu sefer birlikte karar veririz.” Çünkü artık biliyordum: Gerçek dostluk, birine verdiğin sözü tutmak değil, o sözü her gün yeniden ve özgürce seçmektir.

