- Karım Leyla ile yıllarca çocuk sahibi olmayı denedik. Başarısız olunca, evlat edinme fikrini o ortaya attı. Bu fikir ikimize de çok doğru gelmişti. Aylarca süren bekleyişin ardından Ada ile tanıştık; henüz bebekken koruyucu aile sistemine girmiş, pırıl pırıl gözleri olan 4 yaşında bir kız çocuğuydu. Eve geldiği ilk günden itibaren bize sımsıkı sarıldı; henüz işlemler resmileşmeden bile bize “Anne” ve “Baba” demeye başladı. Ancak onu eve getirmemizden tam bir ay sonra, işten eve geldiğimde Ada koşarak yanıma geldi ve minik kollarıyla bacaklarıma dolandı. Sesi titriyordu. “Gitmek istemiyorum,” dedi. Şaşkınlıkla önünde diz çöktüm. “Nereye gitmek tatlım?” Dudakları titredi, gözleri doldu. “Bir daha gitmek istemiyorum. Seninle ve annemle kalmak istiyorum.” İçimi buz gibi bir ürperti kapladı. Saçlarını okşayarak, “Böyle bir şey olmayacak,” diye söz verdim. Ama o sırada koridorda Leyla belirdi; yüzü bembeyazdı ve bakışları okunmaz bir haldeydi. “Konuşmamız lazım,” dedi soğuk bir sesle. Ada’yı, her şeyin yolunda olduğuna dair söz vererek odasına gönderdim. Burnunu çekerek gitti ama minik kalbinin korkuyla çarptığını hissedebiliyordum. Odasının kapısı kapanır kapanmaz Leyla bana döndü, çenesi kaskatı kesilmişti. “Onu geri vermeliyiz.” Kulaklarıma inanamadım. “Ne?” diye kekeledim. Bana asıl sebebini açıkladığında, dehşet içinde bir adım geri çekildim. Leyla’nın gözlerinde daha önce hiç görmediğim, nefretle karışık bir korku vardı. Elinde, Ada’nın sosyal hizmetlerden gelen o kalın, şeffaf dosyası duruyordu. Dosyanın arasından eski, kenarları kıvrılmış bir fotoğraf karesi çıkardı ve mutfak masasının üzerine adeta bir zehirli sarmaşık bırakıyormuş gibi fırlattı. “Bu fotoğrafa bak,” dedi sesi titreyerek. “Gerçekten bak.” Masaya yaklaştım. Fotoğrafta yirmili yaşlarının başında, bir hastane yatağında kucağında yeni doğmuş bir bebekle gülümseyen genç bir kadın vardı. Kadının yüzü tanıdık gelmiyordu ama arkasında duran, elini kadının omzuna koymuş olan adama baktığımda kanımın çekildiğini hissettim. Bu adam Gökhan’dı. Leyla’nın on beş yıl önce hayatını kabusa çeviren, ailesini dağıtan ve hapse girmeden hemen önce her şeyimizi elimizden alan o karanlık adam
- Ada… O adamın kızı mı?” diye fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geliyordu. “Sadece kızı değil,” dedi Leyla, hıçkırıklarını zapt etmeye çalışarak. “Gökhan’ın o hastanedeki kadından, yani hapisteyken bağlantıda olduğu o suç ortağından olan kızı. Sosyal hizmetler bize biyolojik ailenin kimliklerini gizli tuttu, sadece ‘vefat ettiler’ dendi. Ama bu fotoğraf o dosyanın en dibindeki gizli bir bölmeden çıktı. O adamın kanını taşıyan bir çocuğu bu evde büyütemem. Her sabah ona baktığımda, ailemin katilinin gözlerini görmek istemiyorum!” Olduğum yere çakılmıştım. Son bir aydır Ada ile geçirdiğimiz her an, zihnimden bir film şeridi gibi geçti. Parkta sallanırken attığı kahkahalar, her sabah uyanır uyanmaz yatağımıza gelip aramıza sokulması, ilk defa “Baba” dediğinde hissettiğim o tarif edilemez gurur… Hepsi bir anda bu karanlık gerçeğin altında ezilmeye başladı. “Leyla, o sadece bir çocuk,” dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. “Onun babasının günahlarıyla ne ilgisi var? O daha dört yaşında. Kimsesi yok, bizden başka güvenebileceği kimse kalmadı.” “Anlamıyorsun!” diye bağırdı Leyla. “Genetik diye bir şey var. O adamın hırsı, o adamın acımasızlığı ya onun da içindeyse? Her büyüdüğünde ona daha çok benzeyecek. Ona her baktığımda o geceyi, annemin ve babamın bize yalvarışını hatırlayacağım. Ben bunu yapamam. Onu geri vereceğiz. Yarın sabah sosyal hizmetleri arıyorum.” Gece boyunca gözüme uyku girmedi. Leyla yan odada ağlıyordu, Ada ise muhtemelen odasında korkuyla başımıza gelecekleri bekliyordu. Usulca yataktan kalkıp Ada’nın odasına gittim. Kapıyı araladığımda, onun uyumadığını, elindeki eski oyuncak bebeğine sarılarak karanlıkta oturduğunu gördüm. Beni görünce gözleri parladı. “Baba? Gitmiyoruz değil mi?” diye sordu fısıltıyla. Yanına oturdum ve onu kucağıma aldım. O kadar hafifti ki, sanki sadece sevgiden ve umuttan yapılmış gibiydi. O an anladım; biyolojik bağlar, paylaşılan kanlar ya da geçmişin karanlık gölgeleri bir çocuğun masumiyetini lekeleyemezdi. Ada, o adamın kızı olabilirdi ama o bizim evladımız olmuştu. Ertesi sabah kahvaltı masasında Leyla elinde telefonla oturuyordu. Numarayı çevirmek üzereydi. Elini tuttum ve telefonu yavaşça masaya bıraktırdım. “Eğer onu geri verirsen,” dedim gözlerinin içine bakarak, “sadece Ada’yı kaybetmeyeceksin. Beni de kaybedeceksin. Çünkü ben bir çocuğu, işlemediği bir suç yüzünden terk eden bir adamın eşi olmayı, ya da öyle bir karısı olmasını kabul edemem. Gökhan hayatımızı bir kez mahvetti Leyla. Eğer Ada’yı gönderirsen, ona bir kez daha zafer kazandırmış olacaksın. Onun kızını sevgiyle, dürüstlükle ve iyilikle büyüterek asıl intikamı alabiliriz. Onu o adamın temsil ettiği her şeyin tam tersi bir insan yapabiliriz.” Leyla uzun süre sessiz kaldı. Gözyaşları masadaki fotoğrafın üzerine düştü. Sonra başını kaldırıp Ada’nın kapı aralığından bizi izleyen o ürkek gözlerine baktı. Ada, elinde bir bardak suyla orada duruyordu, sanki annesine ikram etmek ister gibi bir adım attı. Leyla ayağa kalktı, Ada’nın yanına gitti ve dizlerinin üzerine çöküp ona sımsıkı sarıldı. “Özür dilerim,” diye hıçkırdı. “Çok özür dilerim küçük kızım.” O gün o evi terk etmedik. Ada bizimle kaldı. Geçmişin gölgeleri bazen hala evimizin köşelerinde dolaşıyor olsa da, Ada’nın her kahkahası o gölgeleri biraz daha dağıtıyor. Biz sadece bir çocuk evlat edinmedik; biz aynı zamanda kendi yaralarımızı iyileştirecek o mucizevi gücü, affetmeyi ve saf sevgiyi evlat edindik. Artık Ada sadece bizim kızımız değil, karanlığa karşı kazandığımız en büyük zaferimiz.

