- 12 yaşındaki kızımın kendi diktiği elbiseyle büyükannesinin doğum gününe gelmesi, ablamın onu aşağılamasına neden oldu: — Bu çocuk aileden biri gibi durmuyor. Sanki atölyeden kaçıp gelmiş bir çırak gibi. Bu sözler ablam Aylin’in ağzından öyle rahat ve masum bir gülümsemeyle çıktı ki, ilk birkaç saniye kimse ne kadar acımasız olduğunu anlayamadı. Sonra kahkahalar yükseldi. Kızım Defne, tatlı masasının yanında öylece donup kaldı. Ellerini kendi diktiği yeşil elbisenin üzerine bastırmıştı. Elbise pahalı değildi. Üzerinde marka etiketi yoktu. Taşlarla süslenmemişti. Ama o elbiseyi bir hafta boyunca kendi elleriyle dikmişti. Büyükannesi Fatma Hanım’ın ona ödünç verdiği eski dikiş makinesinde gece gündüz çalışmış, ölçü almış, sökmüş, yeniden dikmiş, ta ki kolları eşit olana kadar uğraşmıştı. Kutlama, İstanbul’un Üsküdar semtindeki şık bir davet salonunda yapılıyordu. Büyükannem Fatma Hanım seksen yaşına giriyordu. Canlı müzik vardı. Beyaz çiçeklerle süslenmiş masalar vardı. Misafirlere kuzu tandır, iç pilav ve baklava ikram ediliyordu. Ve tabii ki, dışarıdan bakıldığında son derece saygın görünen ama birbirlerini yıllardır sessizce yaralayan o büyük aile de oradaydı. Aylin ise her zamanki gibi fırsatı kaçırmıyordu. — Şuna bir bakın — dedi Defne’nin omzunu tutarak. — Zavallıcık birkaç düğme dikmeyi öğrenmiş diye geleceğinin kurtulduğunu sanıyor. Annem zoraki bir kahkaha attı. Babam kravatını düzeltti ve başka tarafa baktı. Eniştem Murat elindeki kadehi kaldırdı; sanki yapılan aşağılamaya kadeh kaldırıyormuş gibiydi. Aylin’in pahalı elbiseler içindeki kızları ise Defne’nin sade ayakkabılarına bakarak kendi aralarında fısıldaşıyordu. Defne ağlamadı. İşte canımı en çok yakan buydu. Başını eğdi. Sanki küçülmeyi çoktan öğrenmiş bir çocuk gibi. Ben hemen ileri çıktım. — Elini çek ondan, Aylin. Ablam sahte bir şaşkınlıkla bana döndü. — Ay Selin, yine başlama. Şaka yapıyorum sadece. Hayatın gerçeklerine alışması lazım. — O daha on iki yaşında. — Tam da bu yüzden gerçeği erken öğrenmeli. Herkes parlamak için doğmaz. Göğsümün içinde bir şey yanmaya başladı. Hayatım boyunca aynı sözlerin farklı versiyonlarını duymuştum. Ben çalışkan kızdım. Sessiz kızdım. Ailenin işini sırtlayan kişiydim. Ama hiçbir zaman “gözde çocuk” olmadım. Aylin ise her zaman ailenin prensesiydi. Güzel gülümseyen. İstediğini elde eden. Para isterken bile teşekkür etmeye ihtiyaç duymayan. Ve aile işini sanki şimdiden kendi mirasıymış gibi kullanan kişi. Oysa bugün bütün aileyi ayakta tutan işletme, büyükannem Fatma Hanım’ın kırk yıl önce İstanbul’un Fatih semtindeki küçük bir terzi dükkânında kurduğu moda ve özel dikim atölyesiydi. O iş sayesinde ailemizin evi alınmıştı. Aylin’in yurt dışı tatilleri ödenmişti. Kızlarının özel okul masrafları karşılanmıştı. Murat’ın lüks SUV aracı bile o işten gelen gelirlerle alınmıştı. Ama kimse emeğe saygı duymuyordu. Herkes sadece paraya saygı duyuyordu. Tam o sırada büyükannem Fatma Hanım ayağa kalktı. Ne yardım istedi. Ne de tereddüt etti. Bir elinde bastonu vardı. Bakışları doğrudan Aylin’e kilitlenmişti. Salon yavaş yavaş sessizleşti. Hatta sahnedeki müzisyenler bile çalmayı bıraktı. — Defne’nin geleceği hakkında konuşman ilginç — dedi büyükannem sakin bir sesle. — Çünkü ben bugün tam da bu ailenin geleceğini açıklamak için geldim. Aylin’in yüzündeki gülümseme kayboldu. Babam telaşla fısıldadı: — Anne, şimdi sırası değil. Fatma Hanım başını salladı. — Hayır oğlum. Tam sırası. Sonra çantasından kalın, krem renkli bir dosya çıkardı. Dosyanın üzerinde noter mühürleri vardı. Belgeleri masanın üzerine bıraktığı anda içimde bir şeylerin değiştiğini hissettim. Ve o an anladım ki… Bu gece yaşanacaklardan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bölüm 2 Salondaki herkes nefesini tutmuştu. Aylin önce dosyaya baktı, sonra büyükanneme. — Bu da ne şimdi? Fatma Hanım cevap vermedi. Dosyayı açtı. İçinden üç adet noter tasdikli belge çıkardı. Her birini masanın üzerine dikkatlice yerleştirdi. Sonra gözlüğünü taktı. Ve konuşmaya başladı. — Altı ay önce doktorlar bana ciddi bir kalp rahatsızlığım olduğunu söylediler. Salonda uğultular yükseldi. Ben şaşkınlıkla büyükanneme baktım. Bunu bana bile söylememişti. — Ölmekten korkmadım — dedi sakin bir sesle. — Ama benden sonra emeklerimin kimin eline geçeceğini merak ettim. Aylin’in yüzündeki ifade değişmeye başladı. — Anne, ne demek istiyorsun? Fatma Hanım ona baktı. — Seni kastediyorum. Salondaki sessizlik daha da ağırlaştı. — Son yıllarda seni izledim. Atölyeye ne kadar geldiğini, çalışanlara nasıl davrandığını, müşterilerin isimlerini bile bilmediğini gördüm. Aylin’in yüzü kızardı. — Bu haksızlık. — Hayır. Fatma Hanım dosyadan bir fotoğraf çıkardı. — Haksızlık, kırk yıllık emeği miras sanmandır. Fotoğrafı masanın üzerine bıraktı. Bu, Defne’nin atölyede çalışırken çekilmiş bir fotoğrafıydı. Kumaş kesiyor, ölçü alıyor, notlar yazıyordu. Sonra ikinci fotoğraf geldi. Üçüncü. Dördüncü. Yüzlerce saatlik emeğin kanıtı. — Son iki yıldır her cumartesi yanıma gelen tek kişi Defne oldu. Aylin şaşkınlıkla bana döndü. Ben de ilk kez o anda her şeyi anlıyordum. — Bana kimse söylemedi… — Çünkü sen hiç sormadın — dedi Fatma Hanım. Ardından ikinci belgeyi kaldırdı. — Bu, şirket hisselerinin yeni dağılımı. Aylin’in gözleri parladı. Muhtemelen hâlâ çoğunluğun kendisine bırakıldığını düşünüyordu. Fatma Hanım belgeyi yüksek sesle okudu. — Aile şirketinin yüzde elli biri Defne Yılmaz adına devredilmiştir. Salonda bir çığlık yükseldi. — NE? Aylin ayağa fırlamıştı. Kadehler sallandı. Sandalyeler gıcırdadı. — On iki yaşında bir çocuğa mı bırakıyorsun? — Hayır — dedi Fatma Hanım. — Geleceğine bırakıyorum.
- Aylin öfkeyle masaya vurdu. — Bu saçmalık! — Saçmalık mı? Fatma Hanım son belgeyi kaldırdı. — O halde bunu da dinle. Belgeyi okurken sesi ilk kez sertleşti. — Geçen yıl şirket hesabından izinsiz çekilen para miktarı: üç milyon iki yüz bin lira. Salondaki herkes dondu. Murat’ın yüzü bembeyaz oldu. Aylin nefes alamıyormuş gibi görünüyordu. — Anne… — Devam edeyim mi? Fatma Hanım’ın sesi buz gibiydi. — Lüks araç ödemeleri. — Bodrum tatilleri. — Kredi kartı harcamaları. — Şirket hesabından karşılanan özel giderler. Her şey belgelenmişti. Her şey. Aylin’in elleri titriyordu. — Ben… geri ödeyecektim. — Üç yıldır aynı cümleyi duyuyorum. Murat sessizce kapıya doğru yöneldi. Ama iki avukat önünü kesti. Fatma Hanım onları önceden çağırmıştı. İşte o anda herkes bunun bir öfke patlaması değil, aylarca hazırlanmış bir karar olduğunu anladı. Aylin ağlamaya başladı. İlk kez. Ama artık kimse ona acımıyordu. Çünkü yıllarca başkalarını ağlatmıştı. Fatma Hanım yavaşça Defne’yi yanına çağırdı. Kızım çekinerek yürüdü. Büyükannesi onun elini tuttu. — Bugün sana bir şirket bırakmıyorum. Defne şaşkınlıkla baktı. — O zaman ne bırakıyorsun babaanne? Fatma Hanım gülümsedi. Gözlerinde yaş vardı. — Saygıyı. Salondaki herkes sessizdi. — İnsanlar zenginliği parayla ölçer. Ben ise emeğinle ölçerim. Sen bu ailenin en genç terzisi değil, en büyük umudusun. Defne’nin gözlerinden ilk kez yaşlar aktı. Ama bu kez utançtan değil. Gururdan. Bir ay sonra Aylin ve Murat şirketteki tüm görevlerinden uzaklaştırıldı. Usulsüz harcamaların büyük kısmını geri ödemek zorunda kaldılar. Çevrelerindeki insanlar da yavaş yavaş onlardan uzaklaştı. Çünkü onların sahip olduğunu sandıkları güç, aslında sadece Fatma Hanım’ın gölgesiydi. İki yıl sonra… Fatma Hanım’ın atölyesi yeniden açıldı. Ama bu kez girişte yeni bir tabela vardı: “DEFNE MODA EVİ” Açılış günü yüzlerce kişi geldi. Gazeteciler geldi. Müşteriler geldi. Eski çalışanlar geldi. Ve kapının yanında, çerçeve içinde bir fotoğraf asılıydı. Sekseninci yaş gününde çekilmiş bir fotoğraf. Fatma Hanım ve Defne yan yana duruyordu. Fotoğrafın altında ise şu cümle yazıyordu: “Bir insanın değeri giydiği elbisede değil, o elbiseyi dikerken gösterdiği emektedir.” O gün Defne aynı yeşil elbiseyi yeniden giydi. Kimse ona çırak demedi. Çünkü artık herkes biliyordu: Bazı çocuklar mirasla büyümez. Karakterleriyle yükselirler. Ve gerçek servet, bankadaki para değil… Kimse bakmazken bile doğru insan olarak kalabilmektir. SON.

